24 Eylül 2012 Pazartesi

MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 8

MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 8 Atlantis’in Bilimsel Kanıtları 11,000 sene önce büyük bir uygarlık var mıydı? Bu uygarlık hemen hemen hiç iz bırakmadan yok oldu mu? Böyle bir olay şüphesiz insan belleğinde derin bir iz bırakırdı. Felaketten kurtulanlar çocuklarına o korkunç günleri anımsatırdı, onlarda aynı şekilde çocuklarına anlatırlardı. Atlantis öyküsünün kalıntılarını dünyanın her tarafında görmekteyiz. Kimi yerlerde Avalon, Asgard, Aztlan, Aden gibi kayıp ülkeler öykülerde, efsanelerde yer alır, kimi yerlerde doğrudan doğruya tufan anlatılır. Ancak efsaneler kendi başlarına yeterli değildir. Bunları destekleyecek bilimsel kanıtlar da gereklidir. Gerçi bu yazıyı yaklaşık on yıl önce yazdık ve bu arada bu yazıda bulunmayan çok ilginç yeni kanıtlar ortaya çıkmıştır. Vakit bulursak ileride bunları da ilave ederek revizyona tabi tutarız. Platon Atlantis’te sıcak ve soğuk suların yerden fışkırdığını yazmıştı. Bu olay volkanik bölgelerde olduğu gibi, Atlantis dağlarının su üstünde kalmış tepeleri olduğu varsayılan Azor adalarında da görülür. Platon, Atlantis’te kırmızı ve siyah taşlardan duvarlar inşa edildiğini yazmıştı, halen bu renklerde volkanik taşlar Azor kıyılarında görülür. Ayrıca insanların dünyanın yassı olduğunu ve denizin (Atlas Okyanus) dünyanın sonundan boşluğa aktığı inanıldığı bir devirde, Amerika kıtasının keşfinden 2000 bin yıl önce, Platon açıkça Amerikan kıtalarının varlığını dile getiriyordu. Platon Atlantis’in atların yurdu olduğunu ifade etmişti. Binlerce sene evvel atların ilk soylarının Amerika’da bulunduğunu ve sonradan bu kıtadan yok olup Asya’da varlığını sürdürdüğü bilinir. Ayrıca, Atlantis de fillerin bulunduğunu da yazmıştı. Çeşitli kızılderili medeniyetlerin kalıntılarında fil kabartma motifleri halen açıklanamamıştır. Paleontologlar Amerika’da mamut kemikleri ilkel insanların yontma taş silahları ile birlikte bulmuşlardır. Ancak fillerin soyları, atlar gibi tufan sonrası bu kıtalardan silinmişti. Platon’un Atlantis öyküsünde tarif ettiği kabuğu sert meyve Hindistan cevizi olabilir, bu meyvede ancak adalarda yetişir. Mısırlı rahip “Sonchis”in anlattığı gibi Greklerin atalarının Atlantis ile savaşmış olmaları belki de olanaksızdır. Greklerin Yunanistan’ı istila etmeleri M.Ö. 1900 yıllarına rastlar. Proto-Grek Pelasklar ise daha önceleri muhtemelen Kafkasya’dan Anadolu’ya ve Akdeniz kıyılarına göç etmişlerdi. Onlardan önceki yerliler konusunda fazla bir şey bilmiyoruz, ancak bunlar Sonchis’in anlattığı topluluklar olabilir. Ayrıca Sonchis’in anlattığı gibi Mısır’ın böyle bir felaketten sıyrılma olasılığı gözükmüyor. Tanrıça Athena’nın adı ise Neith’in anagramıdır (harflerin yer değiştirmesi ile çıkan farklı sözcük). Platon’un öyküsü açısından diğer ilginç bir izlenim, Atlas Okyanus’un kıyılarında çok eski yerleşim ve uygarlık bölgeleri oluşudur. Kuzey Amerika’daki yapıtlara ve Peru’da Nazca yapıtlarına benzer esrarengiz yapıtları buralarda görmek mümkündür. Son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre, bu kıyılardaki megalit (büyük taş) yapıtlar, sanıldığından çok daha eskidir. 20-30 bin sene evvel oralarda yerleşmiş olan Aurignak adamı, taş devrin en güzel mağara resim örneklerini Fransa ve İspanya’da bırakmıştır. Kromanyon adam ölülerini yüzleri batıya çevrili gömerlerdi. Eski Mısırlıların “ölüler diyarı” Amenti, Batıda bulunmuyordu. Bu motif aynı şekilde bir çok Batı mitolojilerinde yerleşiktir. Batının ölüm diyarı olması güneşin battığı yer oluşundan mı? yoksa Atlantis felaketinin bir anısı mıdır? Velikovsky’nin doğal felaketleri daha yakın bir tarihte saptaması, onun Eski Ahit’te İbrani peygamberlerin kitaplarını harfiyen doğrulaması çabasından kaynaklanıyor, bunun sebebi de, belki onun politik ilişkilerinden kaynaklanıyor (34). “Çarpışan Dünyalar” adlı kitabında (1950) Velikovsky Atlantis felaketinin aslında Girit adası yakınlarında Thera (Santorini) adasının, M.Ö. 1450 yıllarında bir volkanik patlamada havaya uçmasından kaynaklandığını iddia etmişti. Velikovsky’e göre Platon Atlantis tarihi için 9000 yıla bir sıfır fazla koymuştu, ve asıl zaman Solon’un Mısır ziyaretinden 900 yıl önceymiş. Thera adasında meydana gelen bu felaket beraberinde üzerinde yerleşmiş şehri yok etmişti. Bu patlama aşağıda anlatacağımız Krakatoa yanardağı patlamasından dört misli daha şiddetliydi. Onun meydana getirdiği felaket Minoan uygarlığının sonu olduğu düşünülüyor. Velikovsky “Ages in Chaos”(35) isminde kitabında Thera patlamasının Hz. Musa’nın İsrail oğullarını Mısır’dan çıkartmasıyla aynı zamanda rastladığını, ve Mısır’a gelen cezaların volkanik zincir patlamaların etkileri olduğunu inandırıcı bir şekilde kanıtlamaya çalışmıştı. Thera-Atlantis tezi 1960 yılında Yunan Sezmolojist, Angelos Galanopoulos tarafından yeniden ortaya atıldı ve Platon’un öyküsü ve Thera olayı arasında 19 ortak nokta olduğu ortaya atıldı(36). Ancak bu ortak noktaların çoğu başkaları tarafından çürütüldü. Her şeyden önce, Platon Atlantis’in yerini açıkça belirti, Atlas Okyanus’da yer aldığını ve Atlantis’in evrensel bir tufan’da batan kıta büyüklüğünde bir ada olduğunu belirtiyordu. Şüphesiz rahip Sonchis’in belirttiği gibi birçok felaketler olmuştur, ancak bir tufan farklı çapta bir olaydır. Belki de, Velikovsky’nin yazdığı en önemli eser “Sarsılan Dünya”dır (48). Bu eserde Velikovsky birçok bilimsel araştırmalara dayanarak, kanıtları bir bir inceleyen bir detektif gibi dünya geçmişindeki akıl almaz felaketleri saptamaya çalışmıştı. Onun üzerinde durduğu felaketler M.Ö. 776 ve M.Ö. 687 arasında, M. Ö. 1500 civarlarında ve M.Ö. 3200 yıllarındakilerdi. Ancak M.Ö. 10.000 civarlarındaki tufan ve ondan önceki genel felaketler konusunda ilginç veriler de toplamıştır. Velikovky’e göre Kuzey Kutup ve Grönland civarında bulunan mercan kayalık kalıntıları, Güney Kutup ve Gronland’ın buzları altında bulunan sıcak iklim bitki örtüleri, o yerlerin bir zamanlar tropik bölge olduklarını gösteriyor. Aynı şekilde Afrika ve Güney Amerika kıtalarında görülen geniş buzul izleri, ancak Dünya ekseninin yer değiştirmesi ile açıklanabilir. Böyle bir olay ancak astronomik / meteorolojik bir dış etkiden kaynaklanabilir. Velikovsky’e göre hemen hemen bütün önemli sıra dağları nispeten yakın devirlerde aniden oluştu. Çoğunda acı içinde çırpınan balıkların kalıntıları ile serpilmiştir. Zaten fosilleri oluşturan nedenler ancak felaket şartlarında olabilir. Normal şartlarda canlı artıkları eriyip yok olur. Himalayalar ve Tibet bir zamanlar deniz altını oluştururken, aniden yükseldiği saptanmıştır. Aynı şekilde Amerika ve Afrika’da birçok yeni kara parçaları oluştu(37). Ayrıca Atlas Okyanus’un dibindeki sıra dağların üzerinde bulunan buzul izleri, bu dağların bir zaman deniz üstünde olduklarını işaret ediyor. Dünyanın her tarafında bulunan toplu hayvan mezarlarına dikkat çeken Velikovsky. Bunların bir genel felakette sular tarafından sürüklenip, kayalar üzerinde parçalandıklarını, üzerlerine suların taşıdığı taşlar yığılıp, üst üstü gömüldüklerini kaydetmiştir. Binlerce parçalanmış hayvan cesetlerinin bir arada oluşunu başka türlü nasıl açıklarız? Bu tip toplu mezarlarda zaman zaman insan cesetlerinin de bulunması, bu felaketin oldukça yakın bir dönemde olduğunu gösterir. Peking yakınlarında Choukoutien’deki bir toplu hayvan mezarında yedi parçalanmış insan iskeleti bulunmuştur. Bunlar üç ayrı ırka aitti, Beyaz, Eskimo ve Melanesyalı. Bu toplu mezarlarda farkı coğrafi bölgelerin hayvanlarının bir arada oluşu, suların onları uzak bölgelerden sürüklediğini gösteriyor. Bu felakette sayısız hayvan türü yok olmuştur. Paleontolojik bulgulara göre felaketten önce hayvan nüfusu oldukça kabarıkmış ve son buzul çağın sonunda (M.Ö. 10.000 sene) 40 milyon hayvanın ani bir ölüm gördükleri ileri sürülmüştür.

MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 7

MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 7 TILSIMLI TAŞLAR Çevrelerine belirli tesirler yaydıklarına ve canlı organizmalar üzerinde hem psişik hem de fiziksel etkilerde bulunduklarına inanılan taşlara eski uygarlıkların kültürlerinde ve ezoterik çalışmalarda “Tılsımlı Taşlar” ismi verilmiştir. Ezoterik prensiplere göre bazı taşlar evrendeki ve yerküredeki birtakım güçleri çekme, biriktirme, dönüştürme ve yayma özelliklerine sahiptir. İnisiyatik çalışmalarda bu tür taşların enerjetik özelliklerinden yararlanmak, başlı başına bir araştırma konusuydu. Ve elimizdeki bu konuyla ilgili kayıtlar eskilerin bu konuda hayli ileri düzeyde bilgi sahibi olduklarını göstermektedir. Ezoterizm’de taşlar dört ana grupta sınıflandırılmıştır: 1- Atlantisliler’in özel işlemlerden geçirdikten ve biçimlendirdikten sonra enerji santrallerinde kullandıkları nadir kristaller ve çok farklı bir maddesel yapıya sahip olan özel taşlar. 2- Tufan’dan sonra bizim devremize ait uygarlıkların inisiyatik merkezlerindeki mabetlerde yer alan psişik çalışmalarda kullanılan, kökenleri bilinmeyen ve günümüzde kayıp durumdaki taşlar. Bu taşlardan bazılarının kozmik kökenli, bazılarının ise Atlantis kökenli olduklarını ve bizim devremizin ortalarına doğru bazılarının yeryüzünün belirli yerlerine gizlenmiş oldukları söylenir. Kabe’deki Siyah Taş Hacer’ül Esved ve İstanbul’a yerleştirildiği söylenilen ancak nerede olduğu bugün için bilinmeyen gizemli taş bu grupta değerlendirilmektedir. 3- Günümüzde mevcut olan değerli taşlar ve kristaller. Bunlar da doğru kullanıldığı takdirde canlılar üzerinde önemli etkilerde bulunduğu yapılan deneysel çalışmalarla ispatlanmış durumdadır. Günümüzdeki New Age yaşam kültüründe bu çalışmaların önemli bir yeri vardır. 4- Değersiz taşlar kendiliklerinden özel bir enerjetik yayınları olmayan, ancak ley hatları üzerine dikildiklerinde belirli bir büyüklükte olmak koşuluyla yerkürenin telürik enerjisiyle ilgili bir etkinlik meydana getirebilen taşlardır. Daha önce de söylemiş olduğum gibi, taştan yapılmış putlara tapma meselesinin ardında yatan gizli gerçek, yukarıda farklı yönleriyle ele aldığımız “Tılsımlı Taşlar” in çevrelerine yaydıkları etkiyle bağlantılıdır. Eski devre ait insanlar taşlara tapmıyorlardı. Taşların sihirli gücünden yararlanmaya çalışıyorlardı. Bu onları gözleyenlerce yanlış yorumlandığı için onların taşlara taptıkları sonucuna ulaşılmıştır. Neyse… Konumuzu fazla dağıtmamak için bu meseleye girmek istemiyorum… Gelelim sihirli asalara… Tılsımlı Taşlar’dan Sihirli Asalar’a… Asaların da, yukarıda sözünü ettiğimiz enerji toplama ve dağıtma özelliğine sahip bu özel maddelerden yapılan küçük modeller olduğu tahmin edilmektedir. Eski uygarlıklara ait kabartma ve resimlerde sıklıkla karşımıza çıkan asa, ezoterizmde her şeye uzanan tesir gücünü sembolize etmektedir. Ancak şunu hemen belirtmek gerekir ki, asa sadece bir sembol değil, aynı zamanda kullanılan bir objedir. Kullanıldığı alan ise, manyetik ve psişik enerjilerin bu obje vasıtasıyla bir yerden bir yere yönlendirilmesidir. Önce Atlantis’te, Tufan Sonrası’nda ise bizim devremize ait uygarlıkların inisiyatik merkezlerinde bu objeler- sıklıkla kullanılmıştır. Gizli mabetlerde sürdürülen inisiyasyonlarda, inisiyatörlerin psişik etkinliklerinde kullandıkları, özel işlemlerden geçirilmiş taş ve madenlerden yapılma ve günümüzde “tılsımlı” olarak adlandırılan özel değneklerin varlığı bilinmekle birlikte, bu özel değneklerin niteliği hakkında çok az bilgiye sahip bulunulmaktadır.
Konumuzu kısaca toparlarsak şunları söyleyebiliriz: Eldeki tüm verilerden anlaşıldığı kadarıyla, bu asalar sıradan değnekler olmayıp, birtakım enerjileri çeken, toplayan, dönüştüren ve psişik yeteneklerle ilgili uygulamalarda gücün etkisini misliyle büyüten bir nevi amplifikatör gibi kullanılabilen özel aletlerdi. Önce Atlantis’te sonra da Mısır’daki inisiyelerin ellerinde gördüğümüz bu sihirli asalar, tarihin sonraki dönemlerinde de eksik olmamış ve bu asaları kullanan pekçok kişi tarih sahnesinde görülmüştür. Hatta bazı Peyggamber’lerin ellerinde de karşımıza çıkmıştır. Ki bunlardan en sonuncusu Musa Peygamber’dir. Eldeki kayıtlara göre, Thot’un asası, tellerin spiral biçimde bir bobine sarılmasını andıran iki yılanın sarılı olduğu bir değnekti . Mısır’da inisiye edilen Orfe’nin de bir asaya sahip olduğu ve bu asanın ise kozalak başlı olduğu ifade edilmektedir. Musa Peygamber’in asasının şekliyle ilgili ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Ancak bu konuyla ilgili eski bir Yahudi inanışına göre, yeryüzüne melekler tarafından indirilmiş bu objeyi Musa Peygamber’e kimliği meçhul ihtiyar bir bilge hediye etmiştir. Türkler’in elinde bulunan Yada Taşı’nın da göklerden geldiğine dair Atalanmız’ın çok eski bir inanca sahip olduklarından söz etmiştik. Bu inançla, Yahudi Gelenekleri’ndeki inanç arasında büyük bir paralellik olması meselenin nerelere bağlı olabileceğini göstermesi bakımından son derece düşündürücüdür. Bu arada Kabe’deki siyah Hacer’ül Esved Taşı’nın da cennetten geldiğine dair inancı burada bir kez daha hatırlatalım…
Sihirli Asalar günümüze kadar gelememiştir… Zamanla bu özel yapım asalar ortadan kaybolmuşsa da, asa, kudret ve otorite sembolü olarak eskinin anılarında yaşamaya devam etmiştir… Böylelikle asa kullanılan bir objeden bir sembole dönüşmüştür. Bu şekliyle sadece ezoterik çalışmalarda yerini korumakla kalmamış aynı zamanda krallar, rahipler hatta askeri ve adli otoritelerce de kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin eski Yunanistan’da yargıçlar, generaller ve yüksek öğretim görevlileri farklı türdeki asalarıyla dolaşmaktaydılar. Bu dönemlerde bazı inisiyatörlerin ellerinde görülen asalar değerli taş ve madenlerden oluşmuş olmakla birlikte, öncekilerin sahip oldukları özel niteliklerden oldukça uzaktı. Ve bu nedenle de psişik etkinliklere çok büyük bir katkıları yoktu. Bu sürecin sonunda inisiyatörlerin ellerindeki asalar, zamanla enerjetik bir işlev görmekten çok, eski asaların anısını yaşatan bir sembole dönüştüler. Böylelikle inisiyötörlerin asaları inisiyatörlügün sembolü hâline geldiler. Geçmişe ait bu anı, eski uygarlıkların mitolojilerinde ve dinsel öğretilerinde sembolik bir şekilde yaşatılarak, günümüze kadar gelebilmiştir. Bunlardan birkaçını sıralayalım: -Hititler’de ucu spiral biçimli şekilli asa. -Hint’te iki sipralli asa. -Yunan’da iki yılanlı asa. -Orfe’nin kozalak başlı asası. -Yunan Mitolojisinde ise Zeus’un Kartal başlı asası. -Mezopotamya’da yıldırımı andıran asa. Mezopotamya Mitolojisi’nde bu asa Sirius’la özdeş kılınan İlâh Nin-urta’nın elinde bulunmaktadır. -Taoizm ve Hinduizm’de yedi düğümlü asa. -Mısır’da ise Köpek başlı, çakal başlı, üç başlı, kamçılı ve kanca uçlu asalar. Asalarla ilgili kayıtlar en son olarak hem Musevilik’te hem de İslâmiyet’te de yerini almış ve böylelikle bu hatıra günümüze kadar gelebilmiştir. Kaynak: Ergun Candan- Antik Mısır Sırları
ASALARIN SIRLARI Asalar fantastik edebiyatın ve sihir dolu filmlerin vazgeçilmez unsurudur. Film sektörünün esin kaynağı olduğu çok eski betimlemelerde, mistik kişiliklerin çoğunda bir asa vardır. Asasıyla denizleri ikiye ayıran Hz. Musa, Elinde asasıyla beyazlar içinde insanlara yardım eden Hızır, ilginç asalarıyla büyücüler, kurukafalarla bezenmiş asalarıyla voodoo rahipleri, tüylerle dolu asalarıyla Kızılderili şamanlar, ormanın derinliklerinde asasıyla gezen yaşlı bilge Merlin, Antik Mısır’ın firavunları ve tanrı-tanrıçaları… Hepsinde bir asa vardır ve bellidir ki bu asalar bir sır barındırır. Eski geleneklerin temel inançlarında doğa ve evren dört elementin kombinasyonları ile oluştuğu bilgisini görürüz. Ateş, hava, su ve toprak. İşte bu dört element doğanın özünü oluşturur ve doğanın unsurlarına sahiptir. Doğanın ötesinde ayrıca bu dört element nesnelerle ve insanlarla temsil edilir. Her bir elementin bir yönü ve temsil edildiği bir araç vardır. Kısacası bu dört elementin tesirlerini eski geleneklere göre her yerde görebilirsiniz. O yüzden dolayıdır ki eskiler bu dört elementin “bilinçlerine” saygı duyarlar ve onları yardım için çağırırlardı. Bu çağırımlar daha çok kozmik sınırları çizmek içindir. Element invokasyonu (element çağırımı) alemleri ayırmada, kişiyi korumada ve kutsamada kullanılırdı. Elementler çağırılarak kişi kendini maddi dünyadan ayırır, dört yönün güçlerini çağırır (Her element bir yöne tekabül eder), bu elementlerin oluşturduğu çemberle korunur, element enerjilerini nesnelere yükleyip, elementlerin o nesneleri kutsaması istenirdi. Kısacası yaratımın ve ritüelistik çalışmaların temelini oluştururdu. Hiçbir ritüel elementlere saygı ve onların çağırımı olmaksızın başlamazdı. Keltlerde ise her bir element ayrı bir diyar olarak benimsenirdi. Rüzgar krallığı, Alev krallığı, Deniz krallığı ve taş krallığı. Her birini yöneten bir tanrısal varlık olduğu ve her birinin manevi alemlere açılan kapılar olduklarına inanılırdı. Haliyle her bir krallıkta yaşayan varlıklarda bulunurdu. Gnomlar denizkızları, semenderler, ejderhalar, ateş ördekler, elfler, periler vb. Bu ara varlıklara da genellikle elemental doğa ruhları (devalar) denmektedir. Elementler ve Temsil Ettikleri Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, her elementin doğanın düzeninde ve kişiliğimizde temsil ettiği özellikler vardır. Hepsi bir yöne, bir renge tekabül eder ve hepsinin negatif ile pozitif unsurları vardır. Toprak Toprak elementinin yönü kuzeydir. Rengi koyu yeşildir. (Bazı geleneklerde kahverengidir) Tabiatı soğuk ve kurudur. Pozitif unsurları ve sembolleri: gece yarısı, kış, şarap kadehi, davul, törensel tuz, kristaller, mağaralar, dağlar, saygı duyma, dayanıklılık, sahiplenme, bereket, verim, sabitlik, sorumluluk, kararlılık, başarı ve yaşamda kararlı niyetlerdir. Negatif unsuru ve sembolleri: problemin çözümünde katı görüşler, isteksizlik, inatçılık, vicdan eksikliği, tereddüt, depremler, toprak kaymaları, yıkıcılık, yaşlılık, gazap, yok etme. Ateş Ateş elementinin yönü güneydir. Ateş elementinin rengi saf kırmızıdır ve tabiatı ılık ve kuru olarak düşünülür. pozitif unsur ve sembolleri: öğlen, yaz, hançer (kılıç) arındırma, güneş, kan, şevk, değiştirici, tutku, cesaret, güç, liderlik, aydınlanma, kundalini ateş. Negatif unsurları ve sembolleri; nefret, kıskançlık, korku, öfke, ego, çatışma, şehvet yanardağ, yakıcı ateş. Su Su elementinin yönü batıdır. Su elementinin rengi saf mavidir ve tabiatı soğuk ve nemlidir. pozitif unsur ve sembolleri: günbatımı, sonbahar, su kadehi, kase, merhamet, arp, huzurluluk, bağışlama, sevgi, sezgi, durgunluk, berraklık, aklın barışı, akışa uyma, sanat. Negatif unsurları ve sembolleri: seller, sağanaklar, girdaplar, tembellik, ilgisizlik, kararsızlık, duygusal kontrol eksikliği, emniyetsizlik, ani çıkışlar Hava Hava elementinin yönü doğudur. Hava elementinin rengi saf açık sarıdır. Tabiatı ılık ve nemlidir. pozitif unsurları ve sembolleri: gündoğumu, bahar, tütsü, kuş tüyü, değnek, gong veya zil, bulutlar, esintiler, nefes, iyimserlik, sevinç, zeka, zihinsel çabukluk, yenileme, değişime açıklık. Negatif unsurları ve sembolleri: hafif davranışlar, dedikodu, değişkenlik, dikkatsizlik, böbürlenme, unutkanlık, fırtınalar, kasırgalar, yok edicilik, yıkıcılık, maymun iştahlılık. Bu dört evrensel gücü çağırmak için öncelikle elementlerin iyi özümsenmesi şarttı. Her bir element üzerine günlerce meditasyon yapılıp onların doğaları keşfedilirdi. Nerede yansımaları olduğu en önemlisi içimizdeki hangi duygularla bütünleştikleri tespit edilirdi. Bu özümsemeden sonra çağırım için her elementin yönüne dönmek şarttı. Toprağı çağırmak için kuzeye, suyu çağırmak için batıya, havayı çağırmak için doğuya ve ateşi çağırmak için güneye dönülür, her birinin kutsal sembolü çizilir ve ritüelistik araç vasıtasıyla çağırım yapılırdı. Ateş için bıçak, hançer, orak, athame veya kılıç kullanılırdı. Çünkü bunlar ateşte dövülmüş nesnelerdir ve ateşin enerjisiyle yaratıldıkları için o enerjiyi barındırırlar. Su için metal bir kadeh veya deniz kadehi denen bir araç kullanılırdı. Kadeh, dişiliğin, akışkanlığa biçim vermenin sembolüdür. Haliyle aynı zamanda suyunda temel sembolüdür. Kadehi deniz kabuklarından yapmak suretiyle deniz kadehi elde edilir. Toprak için tuz veya taşlar kullanılırdı. Havanın ise en temel sembolü asalar idi. Ve çağırımda asalar önemli bir noktayı temsil ederdi. İşte bu noktada asa, eskilerin en önemli ritüelistik araçlarından biridir. Havanın unsurlarını yani; nefes, tesir, değiştirme, dönüştürme, çabukluk unsurlarını taşır. Bu yüzdendir ki asalar bir şeylerin dönüştürmenin (sihrin) sembolüydüler. Bu yüzden hemen hemen her gelenekte yer almaktadır. Eski doğa tabanlı geleneklerde havayla betimlenen ve dönüşümün aracı olan asanın bir diğer önemli sembolü; ağaçtır. Asanın Ezoterik Anlamı Asalar, bahsettiğimiz gibi dönüşümün en önemli aracı olmuşlardır. Bazı özel asalar dışında birçoğu ağaçlardan yapılır. Ağaçlar, gökyüzü ile yeryüzünü birleştirmektedirler. Dallarıyla gökyüzüne doğru uzanırken, kökleriyle yerin altına büyüyerek iki dünyayı, iki alemi, iki evreni kısacası yukarıyı ve aşağıyı birleştirmektedir. Bu yüzden; Yukarıdakini aşağıya, aşağıdakini yukarıya taşımakla görevli olan aracı insanların temel sembolü ağaçlar ve ağaçlardan elde edilen asalardır. Eski şamanlar, yukarıdan aldıkları enerjileri halka dağıtmakla görevliydiler. Haliyle ilahi alemle bu alem arasında aracı konumundaydılar. İşte bu yüzden asalar kullanmakta ve bu sembolizmayı yaşamaktadırlar. Aynı şekilde Hızır’da asa taşımakta ve ilahi olandan gelip, maddi alemlere yardım etmektedir. Bu yüzden dolayı asa taşıyan insanlar her daim manevi dünyalarla bağı olan “aracı” konumundaki insanlar olarak resmedilmişlerdir. Eski resimlere bakıldığında münzeviler her daim bu aracı olmanın tasviri olan asayla betimlenmişlerdir. Yaşlılık, bilgelik ve asa üçlemesi parçalanmaz bir bütünlük içermektedir. Haliyle asa, ağaç sembolünden de yola çıktığımız gibi, bilgeliğe arayışta destek alınan bir “güçtür”. Üst alemleri ve alt alemleri birleştiren ağacın parçası olan asa, bu ikisi arasında yol göstericidir ve bu yüzden ermiş figürüyle birleşmiştir. Bu ezoterik bütünleşmenin en önemli temsili tarot kartlarındaki hermit kartıdır. Hermit, pelerinli yaşlı bir adamdır. Bir tepenin üzerinde durmuş sağ elinde bir fener, sol elinde ise bir asa taşımaktadır. Fener, bilgeliğin yolunu göstermek anlamına gelir ve hermit kartı bilgeliği arayış, münzevilik anlamına gelmektedir. Meditatif konumları, orucu, kendini ilahi olana adamayı ve bu adanmışlık içerisinde evrenin gizli kanunlarının keşfini anlatır. Bunun dışında tarot kartında bulunan asalar kartı ise girişkenliği, ilerlemeyi, ustalaşmayı ve sezgisel olarak herhangi bir yöne yönlendirilebilen güçlü enerjileri, irade gücünü anlatır. Hermit kartını incelediğimizde ise pelerin kendini adamışlığı ve içsel olarak kapanmışlığı, Hermit’in gözlerinin yere bakması mütevazi olmayı, nefsin terbiyesini, bilgeliğin sessizliğini, sol elinde tuttuğu asa, ilahi olanı keşfetmeyi, enerjileri yönlendirebilecek irade güce sahip olmanın, ustalaşmanın, olgunlaşmanın ve bütünleşmenin, fener ise bu elde edilen bilgelikle yolların aydınlatılmasının sembolüdür. Öyleyse ruhsal tekamülün sembol olan Hermit resminde bulunan asa, ruhsal yükselişin en önemli kademelerinden birine işaret etmektedir. Musa’nın Asası ve Mısır’ın Kutsal Asaları Asaların, ağaçların sembolü olduğu ve bilgelikte dönüştürücü, değiştirici ve iradenin gücüyle yaratımın (maji) sembolü olduğundan bahsettik. Peki, asalar sadece ezoterik semboller midir yoksa fantastik edebiyatın vazgeçilmez öğesi olmanın dışında ruhsal bir anlam taşır mı? Bu noktada Hz. Musa’nın asasıyla Mısır uygarlığa bize çok büyük bir gücü işaret etmektedir. Kuran’da Hz. Musa ve asasına karşı ilginç göndermeler mevcuttur. (Yine) Hatırlayın; Musa kavmi için su aramıştı o zaman biz ona:”Asanı taşa vur” demiştik de ondan on iki pınar fışkırmıştı böylece herkes içeceği yeri bilmişti. Allah’ın verdiği rızıktan yiyin için ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparak karışıklık çıkarmayın (Bakara 2/60). “Asanla taşa vur” diye vahyettik. Ondan on iki pınar sızıp-fışkırdı; böylece her bir insan- topluluğu su içeceği yeri öğrenmiş oldu (A’raf 7/160). Bu iki ayette de görüldüğü gibi Hz. Musa’ya gelen emirle asasını taşa vurması istenmektedir. Aslında burada akla gelen soru emredilen şeyin “asanın kullanılması” olup olmadığıdır. Bu iki ayette de asaya vurgu yapılması, asadaki özel bir güce işaret etmektedir. Pek tabi ki su Allah’ın izni ve isteğiyle ortaya çıkmaktadır lakin buna vesilen olan şey acaba majik güçleri olan bir asa mıdır? Zira Mısır kültünde her firavunun ve tanrı-tanrıçanın asası olduğu bilinmektedir. Hz. Musa ise Mısır bilgeliğine inisiye olmuş bir kişidir. Haliyle asa, basit bir asanın ötesinde kozmik bir güce sahip olabilir. Bunu yine şu ayetten yola çıkarak daha rahat anlayabiliriz: “Sağ elindeki nedir ey Musa?” Dedi ki: “O benim asamdır; ona dayanmakta onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim onda benim için daha başka yararlarda var.” Dedi ki: “Onu at ey Musa.” Böylece onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş). Dedi ki: Onu al ve korkma biz onu ilk durumuna çevireceğiz. Elini koltuğuna sok bir hastalık olmadan başka bir mucize (ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın. Öyle ki sana büyük mucizelerimizden (birini) göstermiş olalım. (Taha 20/17-23) Bu ayette asa ile ilgili Hz. Musa, ona dayandığını (destek aldığını) ve ağaçlardan yapraklar düşürdüğünü söylemektedir. Buradaki dayanma kısmı, kozmik olarak enerjisel destek olabileceği gibi insani bir işlevde olabilir. İki anlamında aklımıza gelme sebebi Kuran’daki her ayetin içerisinde sırlar barındırmasıdır ve ayetin ilerleyen kısmında “onda benim için başka yaralarda var.” Denmesidir. Burada gizli bir işlevden bahsedildiği aşikardır. Kaldı ki ayetin ilerisinde, bir mucize gerçekleşmektedir. Ayrıca Hz. Musa’nın denizi ikiye ayırmak için yine asasını yere vurması da asaya yapılan bir vurguyu içerir: Firavun ve adamları gün doğarken İsrailoğlullarının peşine düştüler. Nihayet iki taraf birbirinin görüş alanına girdiklerinde Musa’nın kavmi, “İşte şimdi yakalandık” dediler. Musa; “Hayır, korkmayın, Rabbim benimle beraberdir ve bana mutlaka bir kurtuluş yolu gösterecektir.” Dedi. Bu sırada biz Musa’ya “Asanı denize vur” diye vahyettik. Vurur vurmaz deniz ikiye yarıldı, her iki yanı sanki büyük bir dağ gibiydi. (Şuara suresi 26/60-63) Dikkatinizi çekmek istediğim nokta; tekrardan asasını vurması istenmesidir. Deniz kendiliğinden ikiye yarılmıyor, birden su fışkırmıyor. İlahi boyutlardan izin geliyor ve Hz. Musa asayı yere vurduğu anda muhteşem enerjisel değişimler oluyor; sular çıkıyor, deniz ikiye yarılıyor. Bu noktada asanın yere vurulması sanki enerjiyi salma veya yönlendirme anlamını taşımaktadır. Çünkü bazı majikal çalışmalarda kapıları açmak veya kapamak için veya enerjiyi o noktaya odaklamak için asanın sertçe yere vurulması gerekmektedir. Bu eski çalışmalar ve bu ayetlerin ışığının paralel olması asanın ruhsal etkisinin olabileceği anlamını taşımaktadır. Bu noktada ilgi çekici bir diğer kısım ise, bunu sadece Hz. Musa’nın yapması değil, rahiplerinde yapabilmesi. Rahiplerde asalarını yılana çevirebildiklerine göre, asaların bu noktada kritik bir işlevi olduğunu düşünebiliriz. Ama Hz. Musa ilahi destek aldığı ve enerjisel olarak rahiplerden çok daha güçlü olduğu için, Musa’nın asası rahiplerinkini yemektedir. Asalar Hz. Musa’da da gördüğümüz gibi Mısır’da da çok önemli bir konumdadır. Özellikle her firavunun kendine has bir asası olması ve bütün Mısır tanrı ve tanrıçalarının asalarla gösterilmesi asalara verilen değeri göstermektedir. Mısır araştırmacıları firavunların ellerinde ki asaların bereketin ve yetkinin sembolü olduğunu düşünmektedir. Pek tabi ki bu doğru olabilir ama asalar yapısı itibariyle farklıdır. Bu konuda bazı araştırmacılar daha ilginç teoriler üretmektedir. Olağanüstü Enerjiler’in yazarı Serge K. King kitabında Mısır’daki asalarla ilgili şu ilginç tespiti yapıyor: Kralların, kraliçelerin, prenslerin ve idarecilerin temsili heykellerinde ellerinde tuttukları görülen on, on iki cm uzunluğunda merak uyandırıcı çubuklar vardır. İdareciler genellikle yalnızca bir çubuk tutarken diğerleri hemen hemen her seferinde her elde bir tane olmak üzere iki çubuk tutar biçimde tasvir edilmişlerdir. Egyptologların elinde bunların ne olduğuna dair hiçbir ipucu bulunmamaktadır. Çubuklar iktidar sembolü olamayacak kadar küçüktür, çünkü birkaç metre uzaklıktan bile zor fark edilmektedir ve işaretlemeler, boyut ve şekilleri kraliyet mühürlerine uygun değildir. Olası bir açıklama için bir kere daha ezoterik geleneğe geri dönebiliriz. Yıllar içerisinde çeşitli medyomların aldığı bilgilerde çubukların amacının, bedenin enerji alanının kuvvetini bu enerjinin iradi olarak psişik ve fiziksel hedeflere yönlendirilebileceği bir noktaya kadar artırmak olduğu belirtilmiştir. İddiaya göre küçük çubuklar aralarında bir akım oluşturmak amacıyla farklı materyallerden üretilmişti. Kombinasyonlardan birinin karbon ve manyetik demir, bir diğerinin ise bakır veya bronz ve kalay olduğu anlatılıyordu. Bazılarının ise tüp şeklinde düzenlendiği bildiriliyordu. *** Şimdi, Mısır yontu ve resimlerinin belli bir görevi olması gereken esrarengiz çubuklar tutan kişileri sergilediğini biliyoruz. Psişik kaynaklar materyalleri ve amaçlarını tanımlamaktadır ve bu materyaller elde tutulduğu zaman objektif bir etkinin meydana geldiği de bulgulanmıştır. Bu gerçekler Mısırlıların bizim bilmediğimiz bir enerji formunu kullandıklarını kanıtlamaz, ancak bunlar dikkate alınmaya değecek ipuçlarıdır. Ancak çubukların bedenin enerji alanının gücünü arttırıcı bir etkileri olduğunu kabul edersek, bu çubuklar eğer kayaları havaya kaldırmak içinde kullanıldıysa nasıl olup da böyle bir güce dönüştürülmüştür? Elimizde yanıt olabilecek türden bir “salon eğlencesi” vardır. Eğer bir kişi yere uzanırsa ve altı kişide onun çevresine dizilip parmak uçlarıyla onu havaya kaldırmaya çalışırlarsa, bunu başarmak oldukça zordur. Fakat eğer bu altı kişi sık ve derin bir nefes alarak buna bir süre devam ederlerse, yerdeki kişiyi çok daha büyük bir kolaylıkla kaldırabileceklerdir. Bizim teorimiz, sık nefes sayesinde bu altı kişinin sistemlerinde ekstra vril aldıkları ve onu parmaklarının içinden çıkan konsantre bir ışınla harcadıklarıdır. Vrilin kuvvetlerinden birsinin levitasyon olduğu söylendiğine göre, derin nefesten sonra yerdeki kişinin yükseltilmesinin kolaylaşması böyle açıklanabilir. Eğer Mısırlılar çubuk veya tüpler aracılığıyla yeterli çoklukta vril yüklemesi yapabilmekteydilerse, bunu bir başka çubuk veya tüp içinde bir ışın şeklinde deşarj edebiliyor ve böylece bir kayayı yerinden kaldırabiliyor olabilirlerdi. Ta ki şarj bitene kadar. Bu bir rahibin veya görevli kişinin kayanın yeniden kaldırılabilmesini temin edecek yeni bir yükleme gerçekleştirene kadar bir ertelemeye yol açıyor olmalıydı. Ve kaya bu şekilde inşaat yöresine doğru hoplatılıyordu. Fakat tabii bu yalnızca bir teoridir. Birçok Mısır resminde resimdeki kişilerin tuttukları görülen, egyptologların açıklamakta zorluk çektikleri gizemli değnekler vardır. Değneğin belirsizce bir hayvan başına benzeyen tuhaf bir başı, düz bir gövdesi ve bir at nalı gibi iki uca ayrılan bir alt kısmı vardır. Kahire’de bir muhafazanın içinde gördüğüm bir örnek tahtadan yapılmıştı ve alt kısmı gümüş yapraklarla kaplanmıştı. Gümüşün elektriği geçiren en iyi doğal iletken ve tahtanın en iyi doğal yalıtkanlardan biri olması, bir rastlantıda olabilir veya olmayabilir. Bu kombinasyon pekala elektrik enerjisini veya belki de vrili depolamak için tasarlanmış bir alet, bir kapasitör yerine geçebilir.” Serge K. King’in bahsettiği teori doğru olabilir. Asalar belki de taşları uçurmak için kullanılan ve evrensel enerjiyi bünyesinde saklayıp yansıtabilen özel teknololojik aletler olabilir. Veya belki tamamen majikal yöntemlerle çalışıyor da olabilirler. Albert Einstein’ın “Bizim bilemediğimiz bazı sırları eskilerin sahip olduklarını kabul etmek zorundayız. 600 tonluk bazı taş blıkların üst yüzeylerinin dışa doğru kubbeleşmiş olması olması dikkat çekiyor. Bu ancak muazzam bir çekim veya emme kuvveti ile meydana çıkabilecek bir fenomendir.” Sözü de Mısır’da kullanılan asalarla ilgili teoriyi doğrular niteliktedir. Ruhsal Olarak Asa Aslında bu ezoterik yansımaların ve muhteşem levitatif çalışmalar dışında, asalar aktif olarak kullanılan bir ritüel aracıdır. Yani teorik anlamların dışında, bu anlamları gerçekleştirecek pratik bir araçtır. Her kültürdeki asanın yapılışı ve kullanışı farklıdır ve biraz sırlıdır. Yukarıda Mısır asalarından ve Hz. Musa’nın asasından bahsettik. Bu asalar belli ki farklı teknolojileri veya çok daha derin sırları içermektedir. Kimisine göre bu Mısır asaları Atlantis’ten gelen teknolojik araçlardır ve artık yoklardır. Ama ben burada bu bahsettiğimiz biraz daha sıra dışı teoriler dışında, eski geleneklerde bahsedilen sihirli asalar ve bu asaların ruhsal olarak kullanışlarından-yapılışlarından bahsedeceğim. Burada taşları uçurmak, denizleri ikiye ayırmak gibi fiziksel etkilerden çok “ruhsal değişimleri” amaç edinen asalardan bahsediyoruz. Asaların ruhsal olarak kullanımı, var olan ruhsal enerjiyi iletmek veya evrensel enerjiyi çekmek (paratoner gibi) şeklindedir. Bu iki yönlü kullanımda da kişinin çok profesyonel ve enerjisel olarak kendini geliştirmesi şarttır. Çünkü spritüel enerjilerin ve kimya-fizik yasalarından bildiğimiz üzere ağaç maddesi, metalik maddelere göre enerjiyi aktarmakta daha zayıftır. Bu yüzden inisiyatik gelenekte kılıçla çalışmalara başlayan çırak, ustalaştığında asaya geçmektedir. Haliyle asa, bu noktada çok daha etkili ama enerjisel yönlendirmeler için çok daha zordur. Tabi ki bir o kadarda asanın yapım aşamaları çok önemlidir. Asaların yapımında ise öncelikle kişinin bir ağaç seçmesi çok önemlidir. Bazı geleneklerde kişi orman içerisine girerek içsel olarak kendine yakın hissettiği bir ağaçtan asa yaparken, kelt geleneğinde doğum tarihlerine göre belirlenmiş ağaç seçimleri mevcuttur. Genel olarak meşe, söğüt, fındık ağacı, mürver ağacı, akasya, dişbudak ve yabani erik ağacı kullanılabilir. Ağacın seçiminden sonra işlenip asa haline getirilmesinde kişi tamamen kendi emeğini kullanmalıdır. Gerekli oymaları yaptıktan sonra, tüm diğer ek dalların uç kısımlarının enerjinin gidişatını bozmaması için temizlenmesi önemlidir. Bu ağaç seçimleri ve işlemeler sırasında dualar önemlidir. Mesela Havass çalışmalarında asa yapımı ve okumalar şöyledir; Sülalenin eskilerinden diktiği bir incir veyahut nar ağacı, birkaç gece önceden ayetel kürsi ve Fatiha okunmuş su ile sulanır. Ardından hayırlı bir vakitte namaz sonrası Besmele çekilerek dualar eşliğinde dal kesilir. Fatiha, ayetel kürsi ve çeşitli kurandan sureler eşliğinde kesme ve yontma işlemleri yapılır. Ardından gönülden “Süleyman a.s., Davut a.s, Musa a.s.’ye ve Talut’a nasip ettiğin kudreti banada ihsan et ey Cebbar olan Allah’ım!” denir ve dalın bir yüzüne bakara suresinin 249. Ayeti, diğer yüzüne Fatiha suresi yazılır. Artık bu dal cinleri kovmaktan, şifa vermeye, define bulmaktan nice ilginç işlere yarayacağına inanılır. Ardından asalara kültüre bağlı olarak bazı majikal tılsımlar ve semboller çizilir. Bunların çizimi her kültüre göre değişir. Yukarıdaki örnekte Kuran’dan ayetlerin yazıldığından bahsetmiştik. Diğer kültürlerde bu semboller ve çizimler ile dualar değişmektedir. Bundan sonra ise asaya kişinin kendi isteğine göre tılsımlı şeyler asılır. Bazı eski şamanik öğretilerde hayvan parçaları, kuş tüyleri, giysi parçaları gibi şeylerdir. Vodoo rahipleri ise kurukafalar, kan, hayvan parçaları gibi şeyler koymaktadırlar. Bunun dışında doğal taşlar, çeşitli bitkiler kullanılabilmektedir. Hayvan parçaları kullanılmasının sebebi hayvanların ruhlarından yardım almaktır. Böylelikle hayvanları kontrol edilebileceğine inanılır ve rehber hayvan ruhlarının eşlik edeceği düşünülür. Uçlarına kristal veya çevresine metal parçalar konması enerjiyi odaklamak içindir. Eğer daha çok şifa çalışmalarında kullanılacaksa asa, asma sapı veya söğüt ağacından yapılıp yılan şekli yapılır. Tüy konulacaksa, yerleştirilecek tüylerin hangi hayvandan alındığı önemlidir. Her bir kuşun tüyü farklı anlam taşınır. Bunlar dışında bir diğer en çok kullanılan nesne ise boynuzlardır. Şamanik ve ruhsal olarak bir sonraki aşama ise enerjinin yüklenmesi aşamasıdır. Bu noktada kişi, asayı alıp tüm enerjisini asaya yönlendirerek dualar okur. Kendisinin asa ile bir olduğunu ve asaya dönüştüğünü imajine eder. Ardından irade gücünü ve ruhsal enerjisini asaya aktarır ki, asa, iradesiyle istediklerini yerine getirebilsin. Bu enerjinin yüklenmesi aşaması tekrarlanmalıdır. Ne kadar sık tekrarlanırsa asayla bütünleşme o kadar fazla gerçekleşir. Bu noktada eski öğretilere baktığımızda yüklemede yapılan değişiklerin işlevini değiştirdiği gözlemlenir. Mesela kimisi şifa vermek için kullanılırken kimisi hayvanlara yönelik kimisi ise daha geneldir. Haliyle enerjinin odaklanma kısmı bu noktada önem arz etmektedir. Çalışmalar ile öncelikle ruhsal tesirler en sonunda ise fiziksel tesirler yapılabileceği söylenmektedir. Ardından yüklemeler dışında kutsamalar yapılır. Bu kutsamalar genellikle elementler veya yapan şamanın ata ruhları veya tanrıları ile tanrıçalarından istenmektedir. Yukarıdaki havass örneğinde ise kutsama aşaması dua içermektedir. Tarih sürecinde farklı asa kullanımları gelmiştir. Batı ruhsal ekollerinde ezoterik sembollerle süslü asalar varken, Haiti voodoosunda tüylerle kaplı enerjiyi aktarmaya yarayan asalar vardır ve cadılık uygulamaları ile eski paganlarda daha düz ve sade asalar göze çarpar. Daha sonra hazırlanan bu asalar ruhsal çalışmalarda enerjileri yönlendirmek veya değiştirmek, inisiyatik törenlerde kutsamak veya element krallıklarını açmakta kullanılır. Asadan Bastona Gerek ruhsal araçlar olarak gerekse ezoterik semboller olarak asalar hayatımızın her daim içinde var olmuştur. Hangi birimiz küçükken yaptığı bir asayla hayaller dünyasında kaybolmamıştır? Veya birçoğumuz orman gezilerinde yerde bulduğumuz asaların eşliğinde gezimizi tamamlamışızdır. Yaşlılığımızın vazgeçilmez baston figürü dahi belki de asalardan alınan desteğin ve olgunlaşmanın bir sembolü olabilir. Geçmişe baktığımızda ise her kültürün kendisine has asa sembolizması ve asa geleneği olduğunu görürüz. Hal böyle olunca, asalar, her ne kadar Hollywood filmlerinin ve fantastik edebiyatın içinde önemli bir yer edinmişse de, gerçek hayatta hepimizin bilinçaltında önemli bir sembol olmuştur. Kaynaklar: Olağanüstü Enerjiler- Serge K. King Voodoo- Heike owusu Antik Mısır Sırları – Ergun Candan Merlyn Kral Arthur’un Büyücüsünün Gizli 21 Dersi – Douglas Monroe Yüce Kura’n Açıklamalı – Yorumlu Kuran’ı kerim Meali – Prof. Dr. Abdülkadir Şener, Prof. Dr. Mustafa Yıldırım, Prof. Dr. M. Cemal Sofuoğlu Büyücülük Klavuzu – Elizabeth Brooke 10 adımda Psişik Gücünüz – Cassandra Eason

MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 6

MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 6 O, iki Doğu’nun Rabbi’dir , iki Batı’nın Rabbi’dir. ” (Rahman Suresi : 55/17 ) Günümüzde yapılan jeolojik ve kilimatolojik araştırmalar, Herodot’un aktardığı Mısırlı rahibin sözlerini doğrulamış­tır çünkü eldeki bilimsel veriler kutupların birden fazla yer değiştirmiş olduğunu kesin olarak göstermektedir. En son kutupsal değişimin Atlantis’in batışına denk gelen tarihlerde meydana geldiği tahmin edilmektedir. Atlantis’teki Osiris Öğretisi Bu büyük felâketler zinciri henüz daha başlamadan önce Mu ve Atlantisli rahipler yaşanacaklardan haberdardılar ve bu konuda halklarını çok önceden uyarmışlardı. Beklenen Tufan’dan en az etkilenecek olan bölgeler tespit edildikten sonra buralara yoğun göçler düzenlemeye baş­lamışlardı. İşte bu bölgelerden biri de Mısır topraklarıydı. Mısır önce Mu’dan sonra da Atlantis’ten yoğun göçler almıştı. Tarihçilerin bir zamanlar bir türlü içinden çıkamadıkları; “Bir anda böylesine ileri düzeyli bir uygarlık Afrika’nın Kuzeyi’nde nasıl oluşmııştıır” sorusunun cevabı işte bu göç­lerde yatmaktaydı. Tarihin çok eski dönemlerinden başlayan, Atlantis’le Mu arasında sürekli bir irtibatın olduğu bilinmektedir. Bu irtibat Mu Bilgeliği’nin Atlantis’e taşınmasında çok önemli bir rol görmüştür. Orta Asya’nın muhtelif yörelerinde buluanan çok eski bir kültüre ait bilgiler veren taştabletlerden elde edilen ezoterik bilgilere göre, Mu’ya indirilen kozmik öğretinin kaynağı “Sirius Kültürü” idi. Bu tabletlerin içerikleriylc ilgili ilk bilgiler ünlü araştır­macı James Churchward tarafından dünyaya duyurulmuştur, James Churchward kendi anlayışı ile bu bilgileri yorumlamış ve bu öğreti sistemine dünyanın ilk Tek Tanrılı dini adını ver­mişti. Onun Tek Tanrılı din olarak yorumladığı sistem aslında bir din değil, tam anlamıyla kozmik kökenli bir öğretiydi. Bu öğreti ilk kez Mu’da yaşam bulmuş ve oradan da Atlantis’e taşınmıştır. Ancak zamanla Atlantis’te bu öğreti deje­nere olmuştu. İşte bundan sonrasını tabletler şöyle anlatır: Tabletler konumuzla çok yakından ilgili olan bir isimden bahsetmektedirler. Bu isim Osiris’tir… Günümüzden 18-20 bin yıl önce yaşamış olan bu kişi­den Atlanlisli bir bilge olarak söz edilmekledir. O dönemler­de Atlantis’te başlayan dejenerasyon had safhaya ulaşmıştı, Osiris bilgisini derinleştirmek üzere doğduğu ülke Atlantis’i terkedip Mu Kıtası’na gitti. Oradaki Naakal Okullan’nda “MU Kozmik Öğretisi” ile ilgili inisiyatik dersler aldı. Daha sonra Atlantis’e geri döndü. Tüm yaşamını Atlantis halkını ay­dınlatmaya ve Mu Kültürü’nü anlatmaya adıyan Osiris, birta­kım çıkarları uğruna Kozmik Öğretiyi yozlaştırmış Atlantis rahip sınıfının etkisi altında oluşan yanlış anlayışları ve uydur­ma kavramları düzeltmeye çalıştı. Osiris Halktan çok büyük destek gördü. Halk kısa süre içinde ona büyük bir sevgi ve saygıyla bağlandı. Sonunda Atlantis’in ruhani lideri oldu. Kendisini Atlantis Kralı Uranos’un yerine getirmek istediler. Fakat o bunu kabul etmedi. Ölümünden sonra kendisine bağlı inisiyelerce adının ya­şatılması için, Atlantis’te yaymaya çalıştığı Mu kökenli Koz­mik Öğreti’ye “Osiris Dini” adı verildi. Ve binlerce yıl bu öğ­reti Atlantis’e hakim oldu. ‘ Atlantis’te bunlar yaşanırken, Mu Kıtası’ndan çevre kıta­lara göçler de başlamıştı. Mu’nun önde gelen ırklarından biri olan Nagalar önce Burma’ya oradan da Hindistan’a, sonrasın­da ise iki kola ayrılarak bir kol Babile diğer bir kol ise Kızıldeniz üzerinden “Yukarı Mısır” tabir edilen Afrikan’ın Kuzey Doğu’sundaki Kızıldeniz kıyılarına yerleştiler. Eski tarihi ka­yıtlarda bu bölge ”Maiu” olarak isimlendirilmişti. Yukarı Mı­sır’daki Nübye’de yer alan Maiu, bu günkü Suakin kentinin yakınlarında, Kızıldeniz kıyısındadır. Bu bölgelerde yerleşim birimlerinin kurulduğunu, hem Mısır kaynaklan hem de Hint kaynaklan teyid etmektedir. Bazı Yunan tarihçilerinin ve filozoflarının “Mısırlılar, Hindistan’dan gelmiş kolonicilerdir” demelerinin altında ya­lan gerçek işte budur. Kitaplarını Hindistan’daki çeşitli gizli mabetlerdeki ka­yıtlardan yararlanarak kaleme aldığı bilinen dünyaca ünlü Hint tarihçisi Valmiki de, bu konuda son derece açık anlatım­larla bulunmuştur. Örneğin Rişi Mabedi’nin gizli kayıtlanrıdan aldığı bir alıntıda şöyle der: “Hindistan’dan gelen Mayalar, Mısır’da bir koloni kurdular ve buraya Maiu adını verdiler.” Ramayana isimli ünlü eserinde ise daha ayrıntılı bir bilgi verir: “Naakaller önce Hindistan’ın Dekkan bölgesinde yerleştiler. Sonra da dinlerini ve bilgilerini Babil ve Mısır kolonilerine aktar­dılar.” Kısaca özetlemek gerekirse: Mısır topraklarına ilk ayak basanlar Mu kolonilerinin Naga koluydu. Nagalar Mu’da Naakaller olarak isimlendirilmekteydi. Bu nedenle eski tarihi kayıtlarda bazen Nagalar ba­zen ise Naakaller olarak bu toplum isimlendirilmiştir. Mu Kıtası batmadan önce gerçekleştirilen bu göç Mısırlılar’ın atalarını oluşturdu. Ancak Mısır, hem bu dönemde hem de Atlantis’in batışına yakın dönemlerde yoğun olarak Atlantis’ten de göç almıştır. Bu nedenle Mısır halkının ataları dedi­ğimiz zaman hem Mulular’ı hem de Atlantisliler’i bir arada ele almak gerekir. Mısır toplumu o topraklarda sıfırdan başlayarak gelişim gösteren bir uygarlık değil, yapılan göçlerle gelişmiş bir kül­türün buraya taşınmasıyla ortaya çıkmış bir ülkedir Hatta bir değil birbirine son derece benzeyen iki kültürün: Mu ve Atlantis Kültürü’nün…
MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 5 Anıları hafıza ve kayıtlardan silinmiş olan pek çok geçmişe ait olay ve onların öğeleri, her defasında saklı yerlerinde onlarla ilgili asıl görevli sahiplerini beklemektedirler. Sonunda o kişi veya kişiler o husus üzerine yaptıkları araştırma ve incelemelerinin esasını teşkil edecek olan asıl yapı taşını yani o saklı duran şeyi bulmaktadırlar. Eski dillerin çözümleri böyle olmuştur. Eski yerleşim bölgelerinin bulunuşları böyle olmuştur. Eski yitik sanılan birçok unsur böyle bulunmuştur. İşte James Churchward da MU kıtasını böyle bir misyonu sahibi olarak benzeri stilde tüm dünya kamuoyuna duyurmuş olan önder bir araştırmacıdır. James Churchward Üzerine Bazı Görüşler Geçmişte Pasifik Okyanusunda yer alan MU kıtası ve günümüz uygarlığından pek çok alanda ileri aşamalara ulaştığı söylenen MU uygarlığı konusunda en yetkili kişi olarak tanınan ve bu konuda ilk defa kapsamlı araştırmalar yapan kişi İngiliz Albayı James Churchward’ dır. İtalyan araştırmacı Peter Colosimo, Not Of This World adlı kitabında bu konuda şöyle bir açıklama yapmaktadır: “Pasifikte büyük bir kıtanın varlığına ilişkin efsanelere dünyanın pek çok yerinde rastlanır ve bunlar hiç kuşkusuz İngiliz Subayının anlattıklarından çok daha eskidir. Ancak pek çok bilim adamının bu konuda yazılmış kanıtların en geçerlisi saydığı ipuçlarını ilk bulan Churchward olmuştur.” Eric-Craig Umland’ ın “Eskilerin Esrarı” Mystery Of The Ancient adlı kitabunda ise Chuchward için şöyle denilmektedir: “Yakın zamanlarda MU üzerine en önde gelen yetkili olarak James Churchward’ a rastlıyoruz. Churchward layık oldukları ilgiyi ancak şimdi görebilen bir kitapları dizisi hazırlayarak sadece MU ile değil, Batık Kıta Atlantis ile de ilgili elimizde mevcut tüm bilgi kapsamının bir özetini verdi. Gerçekte, her iki kıtanın da bir zamanlar var olduğunu ve uygarlıkları aracılığıyla birbirlerine bağlı olduklarını fark eden ilk kişinin Churchward olduğu görülüyor.” Albay Churchward’ ın MU Uygarlığının Belgelerini İlk Keşfedişi Albay Churchward uzun bir süre Hindistan’daki İngiliz ordusunda hizmet görmüş, 1883’ te Batı Tibet’te bulunmuştur. Burada görevli bulunduğu sırada bir tapınağa konuk olan churchward, kendisinin Mu hakkında ilk esaslı bilgisini bu tapınağın eski arşivlerinden edindiğini söyler. Bu tapınağın mahzeninde rastladığını söylediği tabletler, MU kutsal metinlerinden kopya edilmiş ve harfleri çeşitli şekiller, sembollerden oluşan çok eski bir ölü dilde, Naga dilinde yazılmışlardı. Bu dili biler tapınağın başrahibinin (Rishi) üstadlığı altında iki yıl boyunca bu dili öğrenerek tabletleri çözdü. Churchward’ a göre en az 15.000 yıl önce yazılmış olup Hindistan’a Naakaller (MU bilim rahipleri) tarafından getirilen bu tabletler, MU ve MU dini hakkında esaslı bilgiler içermekteydi. Churchward daha sonra Tibet’ten ayrılarak yitik MU uygarlığını ortaya çıkarmak amacıyla 50 yıl sürecek olan araştırma gezilerine başladı. Carolin adalarında, Güney Pasifik’in bütün takımadalarına, Orta Asya’ya, Birmanya’ya, Mısır’a, Sibirya’ya, Avusturalya’ya, yeniden Polenezya’ya, A.B.D.’ne ve Orta Amerika’ya giderek MU’nun varlığına ilişkin ilginç veriler topladı. W.Niven’in Meksika’da Bulduğu, Mu’nun Bir Kolonisine Ait Olup Mu’yu Anlatan Tabletler Bu arada Amerikalı jeolog William Niven’in 1921–1923 yılları arasında Meksika’da açığa çıkardığı 2600’ü aşkın tablet, MU hakkında bir diğer esaslı bilgi kaynağıdır ve MU’nun varlığına ilişkin en geçerli kanıtlardan sayılmaktadır. Tabletler 1924 te Carnegie Enstitüsünden Dr. Morley tarafından incelenmiştir. Dr. Morley incelemeleri sonucu gerçek tabletler olduklarını ve tabletlerin şimdiye dek bilinen hiçbir uygarlığa ait olmadığını, tümüyle tanınmayan bir uygarlığın ürünü olduklarını kesinlikle söylemiştir.
Jeolog Dr. W.Niwen’in Meksika’da bulduğu 2600'ü aşkın tabletlerden bir kaçı, Mexico müzesinde bulunmaktadırlar. P. Colosimo, W. Niven’in keşfinden sonraki gelişmeleri bize şöyle aktarıyor: “ Churchward, Amerikalı jeolog William Niven’in Meksika’da gün ışığına çıkarmış olduğu önemli izlerin varlığını haber aldı; Niven bu garip izleri kendi hesabına inceledi ve Churchward’ı tanımadığı halde, aynı sonuçlara vardı. Bundan sonra eski İngiliz subayı ile Amerikalı, birlikte 2600ü aşkın tableti incelediler. Ve bilinmedik geçmişinde, Pasifik sularına gömülmüş gizemli kıtaya ön planda bir yer vermekte tamamen görüş birliğine vardırlar.” Churchward, Hindistan’daki tabletlerde gördüğü sembollere biraz farklı olarak Niven’in tabletlerinde de rastlamıştı. Hindistan’da bir başrahipten öğrenmiş olduğu dil sayesinde bu tabletleri ( Nivenin bulduğu tabletleri) çözmeyi başardı. Böylece Hindistan’daki tabletlerden edindiği MU hakkındaki bilginin eksik taraflarını bu tabletlerden tamamladı. Churchward’ın MUya ilişkin beş eseri mevcuttur. Bunlardan “MU’nun Çocukları” (The Children Of Mu) adlı eseri 1931 ‘de, “MU’nun Kutsal Sembolleri” ( The Sacred Symbols) adlı eseri ise 1933’te yayınlanmıştır. Atatürk MU konusuyla ilgilenmiş ve New York’tan getirilen Churchward’ın eserlerini bölümlere ayırtarak resmi ve özel kurumların altmış kadar çevirmenine kısa bir sürede tercüme ettirmiştir. Ancak bunlar henüz basılmamışlardır.

MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 4

MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 4 İnsanların yüksek toplumcu değerler, ahlak ve bilgelik ile yaşadığı halk kitlelerinin yaşam düzeyleri gayet yüksek ve olgun bir evrim süreci oluşturur.Böyle sosyetelerin bireylerinin vücut yapıları gayet güzel, psikolojik ve spritüel yapıları kozmik yasa ve enerjilerle ahenktar ve üzerinde yaşadıkları ülkelerin iklimsel ve doğa yapıları da öylesine cennetimsidir. İşte MU uygarlığı ve MU ahalisi, böyle görkemli bir evrim süreci ve ortamının varlıkları ve yapıcılarıydı. Mu Kıtasının Coğrafik Durumu MU’yu anlatan eldeki belgelere göre, MU kıtası denizden yükselmiş ve insan yeryüzünde ilk defa MU kıtasında ortaya çıkmıştı. Mu kıtasında insanın ilk olarak ortaya çıktığı tarih kesin olarak bilinmemekte ise de, Mu topraklarında yüz binlerce yıl içinde çeşitli uygarlıkların gelip geçtiği söylenilmektedir.Paskalya adası tabletleri Mu’yu “güzel” olarak nitelendirir. Troano, Lhassa ve diğer belgelerde kıtanın coğrafik görünümüne ait olarak şunlar söylenilmektedir:“Bu güzel tropikal ülke engin düzlüklerle örtülüydü. Verimli ovalar ve vadiler boyunca işlenmiş tarlalar ve zengin otlaklar uzanıyor, tepeleri güzel bir tropikal bitki örtüsü gölgeliyordu. Bu dünya cenneti dağlar ve sıradağlardan yoksundu. Zira yeryüzünde henüz dağlar yükselmemişti. “Bu büyük ülkeyi ormanlarla örtülü tepelerin çevresi ile verimli ovaların içinden kıvrılarak yavaş yavaş akan ırmak ve nehirler sulamaktaydı. Gür bitki örtüsüyle kaplı ülke yemyeşil görünmekteydi. Ağaç ve çalılıkların üzerindeki parlak ve güzel kokulu çiçekler bu manzaraya renk ve ahenk katıyordu. Okyanus sahillerinin bittiği yerde yer alan yüksek palmiyeler nehirlerin iki yakalarını kilometreler boyunca süslüyordu. Vadilik yerlerde nehirler sığ göllere dönüşüyordu. Bu göllerin sahilleri çevresinde binlerce kutsal “lotus çiçeği” suyun parıldayan yüzeyini, zümrüt yeşili fonda çok renkli mücevherler gibi süslüyordu. “ilkel ormanların içinden bütün hışımlarıyla “devasa mastadon ve fil”sürüleri geçiyordu.” “Güneyhaç” adındaki takımyıldızın MU göklerinde belirli bir açıdan görünmesiyle uzun süredir beklenen yağmurlar başlardı. Bu yağmurla birlikte ekili tohumlar yeşerir, yapraklar yeniden canlanır, yeni filizler sürer, çiçekler ve meyveler odunlaşırlardı. O zaman MU’da bollukla birlikte genel bir sevinç hâkim olurdu. Mu Uygarlığında Halklar, Irklar Ve Yerleşim Churchward, Mu kıtasında on ayrı kabileden oluşan 64 milyon kişinin yaşamakta olduğunu bildiriyor. Bu kabilelerin fiziki görünümleri ve yazı dilleri farklı olmakla birlikte konuşma dili hepsinde ortaktı. Kabilelerin birleşme yerleri önceden birbirlerine yakındı. Fakat daha sonra kolonileri arttıkça ve yerleşme bölgeleri genişledikçe aralarındaki uzaklık da arttı. Bunun sonucunda dillerinde de farklılaşma ortaya çıktı. Troano’da ve Mu’yla ilgili kodekslerde MU daki ırklara ilişkin şunlar söylenmektedir: “başkan olan ırk beyaz ırktı. Bunlar çok güzeldiler. İri, tatlı, koyu renkli gözleri vardı. Saçları siyah ve düzdü. Sarı, siyah veya kahverengi ırklar da vardı.” Churchward, MU’da iki çeşit siyah ırkın bulunduğunu bildiriyor: 1-Tamiller: siyah derili ve saçları düzdür. Bunlar zenci değildir, Habeş’tir. 2-Negroidler: siyah derili, kıvrık saçlı, kalın dudaklı tam zenci görünümündedirler. Anavatanları MU’nun güneybatı köşesidir. Paskalya adasının bulunduğu MU’nun güneydoğu köşesinde ise bir beyaz ırk bulunurdu. Bunlar Karyenler ya da diğer adıyla Karalar’dır. Mu’da köy ve kasabalarla birlikte asıl 7 büyük şehir bulunurdu. Bu kutsal altın kapılı olduğu belirtilen 7 büyük şehir ilim ve öğrenimin merkezidir. MU’daki kozmik kökenli dinin ve çeşitli bilimlerin öğretimi bu şehirlerde yapılmaktaydı. Bu şehirlerden biri bugün Ponape adasının bulunduğu yerdeydi. Diğer şehir ve kasabalar kıtanın üç kara parçasına serpilmişti. Mu Uygarlığının Yönetimi Ve Ra-Mu Mu topraklarında yaşayan 64 milyon kişilik nüfuzu oluşturan on kabilenin hepsi aynı dinde olup, her biri ayrı fakat hepsi de tek bir yönetim altında toplanmışlardı. Başlarında bulunan hiyerarşik şef, MU bir imparatorluğa dönüştüğü zaman imparator olarak seçildi. RA adıyla anılan güneş, Tanrının en yüksek ve kolektif sembolü idi. Hiyerarşik şef imparator olarak seçildiği zaman “RA” ismini benimsedi. Bu isme MU ülkesinin adı eklendiğinde kralın unvanının tümü “RA-MU” olmuştu. Bundan sonra ülkeye yeni bir ad eklendi ve MU, Güneş İmparatorluğu adıyla anıldı. Mu halkı RA_MU’ya karşı sonsuz saygı duyardı. RA_MU dini törenlerde tanrının temsilcisi sayılırdı. Fakat şu açıkça öğretiliyor ki, RA-MU mukaddes olan tanrı değildir. Sadece onun temsilcisidir. Niven’in buldu tabletlerden birinde şunlar yazılıdır: “bu tapınak MU’nun temsilcisi RA-MU’nun hükmü altındadır. Ve o büyük yaratanın ağızlığıdır(onun sözlerini aktaran, onun ifade vasıtası)” Bir diğer tablette de şöyle bir ifade vardır: “yaratıcının gözleri gece ve gündüz her şeyi görür ve RA-MU’nun ağzı vasıtasıyla doğruyu söyler.” Mu’nun Diğer Kıtaları Kolonizasyonu Eldeki bilgiler Mu’luların denizcilikte çok ileri olduklarını bildirmektedir. Dünyanın en uzak bölgelerine bile deniz yoluyla giderlerdi. Kendi kıtalarındaki nehir ve limanlara yakın kurdukları şehir aynı zamanda ticari merkezleriydi. Zamanla anayurdun nüfusu arttıkça ve gemicilerin uzak yolculukları çoğaldıkça kolonileşme başladı. Böylece yüksek Mu kültürü, önce kolonilerine ve sonra kolonileri vasıtasıyla tüm dünyaya yayıldı. Churchward, kolonileşmenin başlangıç tarihi olarak MU’nun batışından 70.000 yıl öncesini gösterir. Kaynak İlgili Konular: Mu Efsanesi, Bölüm 1: MU Kıtası ve James Churchward Mu Efsanesi, Bölüm 2: Mu İle İlgili Bilimsel Kanıtlar Mu Efsanesi, Bölüm 4: Mu’da Bilim ve Kültür Categories: Bilinmeyen, Mu ve Atlantis Mu Efsanesi, Bölüm 2: Mu İle İlgili Bilimsel Kanıtlar

MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 3

MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 3 Platon’un Timaeus ve Critias adlı dialogları Atlantis’in mevcudiyetinden kesin olarak bahsedilen tek yazılı kayıtlardır. Dialoglar Sokrates, Hermo Crates, Timaeus ve Critias arasında geçen konuşmalar şeklindedir. Timaeus ve Critias, Sokrates’in ideal toplumlar hakkında yapmış olduğu bir konuşmaya “hayal ürünü olmayan gerçek bir hikaye” ile katılmaya karar verirler. Hikaye Platon’un 9000 yıl öncesinde antik Atina ve Atlantis arasındaki savaş hakkındadır. Uzak geçmişe ait bilgiler Platon’un Atina’da yaşadığı zamana kadar unutulmuş, Atlantis’in hikayesi Solon’a Mısır’lı rahipler tarafından aktarılmıştır. Solon hikayeyi Dropes’e yani Ciritias’ın büyük büyük babasına aktarmıştır. Critias hikayeyi kendisiyle aynı ismi taşıyan büyük babasından öğrenmiştir. Aşağıda yazılı olan dialoglar Platon tarafından aşağı yukarı M.Ö. 360 yılında yazılmış ve ingilizceye tercüme edilmiştir (BENJAMİN JOWET’TİN NOTU) : Dialogların sayfaları ve paragrafları arasındaki kurgu tarafından yaratılmıştır. Bunlar kasten uzun geçmişe bağlı kısaltmalar yapılması ve bilgisayar ekranında okunmasını kolaylaştırmak amacı ile gerçekleştirilmiştir. TİMAEUS Timaeus, Atlantis’e ait hikayeyi özetleyerek bir ön giriş yapmak görevini üstlenir. Yazının büyük bir kısmı, oluşum evresinin tarif edilmesi ve doğal fenomenin izah edilmesi hakkındadır. 2 nci sayfa Timaeus’un Atlantis’ten söz ettiği ve onu tanımladığı tek bölümdür. CRİTİAS Critias, kayıp adanın detaylı olarak tanımlanmasını sağlamış ve bu adanın halkı hakkında en az antik Atina kadar bilgi vermiştir. Bu hikayede adı geçen veya yer alan bütün kahramanların (Timaeus dışında) antik Yunan’ da gerçekten var oldukları bilinmektedir. Onların hayatları ve ölümleri hakkındaki diğer kayıtlar, başka bir zaman periyodu içinde kaydedilecektir. NOT: Hikayede adı geçen iki Critias adlı kişi bir karmaşaya neden olabilir. Birinci Critias dialoglarda yer alan gerçek kişidir. Atlantis’in hikayesini Sokrates’e anlatan odur. İkinci Critias yani birinci Critias’ın büyük babasıda dialoglarda geçer. Bu büyük Critias Atlantis hakkında hikayeyi torununa anlatmış, torunuda bunu dialoglarda görüleceği gibi Sokrates’e taşımıştır.
DİALOGLARDA AKTİF OLARAK YER ALAN KİŞİLER: * TİMAEUS: Hakkında tarihsel bir kanıt yoktur. * CRİTİAS : Platon’un büyük büyük babasıdır. * SOKRATES : Platon’un akıl hocası ve öğretmeni. Atina’nın otoriteleri tarafından, Atina’nın gençliğinin ahlak yapısını zedelediği için idama mahküm edilmiştir. M.Ö. 466-399 yılları arasında yaşamıştırr. * HERMOCRATES : Devlet adamı Syracuse’un askeri DİALOGLARDA BAHSİ GEÇENLER * SOLON ; Atina’lı gezgin, şair , aşağı yukarı M.Ö. 638-559 yılları arasında yaşamıştır. Plato’ya göre Mısır’lı rahiplerden, Atlantis’in hikayesini ilk öğrenen odur. * DROPİDES : Critias’ın büyük büyük babası. Hikaye ona uzaktan akrabası ve yakın arkadaşı olan Solon tarafından anlatılmıştır. * CRİTİAS : Dropides’in oğlu ve dialoglarda yer alan Critias’ın büyük babası. Hikayeyi Critias’a aktaran odur. Timaeus: Ne kadar minnettarım , Sokrates, sonunda gelebildim, uzun bir seyahatten dönen yorgun bir gezgin gibi. Artık dinlenebilirim. Varlığıma dua edebilirim. O hep yaşlı oldu ve beni ifşa etti, bağışladı, sözlerime katlandı ki onlar doğru ve kabul edilebilir bir şekilde ona söylemişti. Ancak kasıtlı olarak kötü bir şey söylemedim. Beni yorması için ona dua ettim. Ödül ve ceza için ve sadece ödül ve ceza için yanılan doğru yola getirilmeliydi. Dilerim ki gelecekte tanrıların jenerasyonu ile alakalı doğru şeyler söylerim ve bana bütün ilaçlardan mükemmel ve iyi olan bilgiyi vermesi için dua ederim. Benim duacıma, bağışlaması için, bütün kanıtları Critias’a verdim. O anlaşmamıza göre sonraki konuşmayı yapacak olandır. Critias : Ve ben, Timaeus güvenin dışında ve seninde başta söylediğin gibi önemli mesafeler hakkında konuşacaktım. Dilerim ki sana biraz hoşgörü gösterilir. Aynı sabır ve hoşgörüyü kendi söyleyeceklerim içinde istiyorum. Ve çok yi bilirim ki bu isteğim zamansız ve nezaketsiz görünebilir. Her şeye rağmen yapmalıyım. Hangi insanın duyguları söylediklerini yalanlamak ister. Ben yalnızca senden fazla göz yummak için teşebbüs gösterebilirim. Çünkü benim temam çok daha zor. Ve tartışabilirim ki tanrıların iyisiyle konuşmak insanların iyisiyle konuşmaktan kolay görünebilir. Tecrübesiz ve söze önem vermeyen dinleyicilerinin her hangi bir konuda konuşması, ona büyük bir yardımla eş değerdir. Biliyoruz ki biz tanrılarla karşılaştırıldığımızda ne kadar bilgisiz kalırız. Ancak maksadımı anlaşılabilir hale getirmeliyim, eğer Timaeus sen beni takip edersen herhangi birimiz tarafından söylenen her şey ancak sahte ve temsili olabilir. Ressamların vücutları tanrısal ve cennetsel benzerlikler içinde yaptıklarını hesaba katarsak, memnunluğun değişik ölçümleri, izleyicilerin gözlerinin nasıl algıladıklarına bağlıdır. Görürüz ki herhangi bir devrede sahte dünyalar, ırmaklar, ağaçlar, evren ve orada bulunanları yaratan sanatçılardan memnun oluruz. Hiç bir şey böyle bir konuyu özetleyemez. Resmi incelemeliyiz ve analiz etmeliyiz. İstenen belli belirsiz ve aldatıcı bir durum ve karanlığa ilerleme. Ancak ne zaman her hangi biri insan formunu basit ve çabuk resmetmek isterse, bizde hataları bilmek için çabuk oluruz. Ve tanıdık benliğimiz bizi sert bir yargıç yapar, benzerliğin her noktasını kaybetmek ister gibi, aynı şeyin söylemlerimizde de olmasına riayet ederiz. Tanrısal veya cennetsel bir resimden memnun oluruz, onun benzerleri de bizi memnun eder. Oysa ahlaki ve insansal eleştirilerimizde daha özetsel olur. Eğer ki konuşmalarımızda anlatmak istediklerimizi uygun bir şekilde dile getiremiyorsam bani bağışlayınız. İnsani şeylere benzeyenlere onay ve önem vermek, iyinin tersini yapmaktır. Size önermek istediğim bu durum aynı zamanda yalvarmak, Sokrates artık daha az olmamalıyım, fakat az sonra söyleyeceklerime daha müsamalı. Hangi lütuf ki istemekte haklıyım, sende bağışlanmaya hazır olursun. Sokrates: Tabi ki Critias senin istediklerini karşılayacağız ve aynı şeyi Hermocrates’den de bekliyoruz. Sen ve Timaeus kadar iyi, herhangi bir kuşkum yok ki kısa bir süre sonra onun sırası gelince oda aynı isteklerde bulunacaktır. Senin gibi eğer kendisine taze bir başlangıç sağlanabilirse ve defalarca aynı şeyleri söylemeye mecbur kalmazsa, bırakalım anlasınki müsamaha uzun süredir ondan beklenen bir şeydi. Dostum critias sana tiyatronun yargısını bildireceğim. Genel düşünce son aktörün şaşılacak kadar başarılı olduğu, onun yerini alabilmek için büyük bir müsamaya ihtiyaç var. Hermacratos: Uyarı, Socrates ona öğütlediğin şey, benimde kendim için yapmam gereken bir şey. Ancak unutma Critias bu zayıf kalp asla zaferi yükseltmez. Bu nedenle gitmeli ve tartışmaya bir erkek gibi katılmalısın. İlk önce Apollo ve Musa’ya yalvar ve sonra seni öven sesleri duymamızı sağla ve herkese büyük hünerli kadim yurttaşlarını göster. Critias: Dostum Hermociritias , sen ki son mevkidesin, ve önünde başkası, kalbini henüz kaybetmedin durumun ağırlığı seni yakında ortaya çıkaracaktır. Bu arada senin davetini ve cesaretini kabul ediyorum. Ancak bununla beraber bahsettiğin tanrılar ve tanrısal varlıklar arasından, ben özellikle mnemosyne yalvarırdım. Konuşmamın bütün önemli kısmı onun lütfüna muhtaç ve eğer benim tarafımdan söylenen ve solon vasıtasıyla buraya ulaşan şeyleri yeteri derecede hatırlayabilir ve dile getirebilirsem, şüphem yok ki bu tiyatronun isteklerinden memnun olacağım. Ve şimdi, daha fazla oyalanmadan başlayacağım. İzin verin önce gözlemlerimle başlayayım. Bu geçen 9000 yıl Heracles’in, Pillar’s dışında ve içinde ikamet edenlerin arasında olan savaştan itibaren olan zamanın toplamını ifade eder ki bu savaşı size izah edeceğim. Bir taraftaki savaşçılar Atina’nın liderleri olarak kaydedilmiş, ve savaşın dışında dövüşmüşler, öteki taraftaki savaşanlar ise Atlantis’in kralları tarafından kumanda edilmişi ki bu ada (Atlantis) Libya’dan, Asya’ya kadar uzanıyor. Ve bir deprem sonucu batıyor. Buradan okyanusa açılmak isteyen denizcilere geçilmez bir çamurdan engel oluşturuyor. Tarihin gelişimi ile çeşitli milletlerden, barbarların ve Helen uygarlıklarının başarılı bir şekilde ortaya çıkmaları ve sahnede var olmaları sonucu ancak özellikle size o dönemde ki Atina’yı tarif etmeliyim. Onlarla savaşan düşmanlarını ve bu iki krallığın saygı değer ve güçlü devlet adamlarını Atina’nın üstünlüğünü teslim edelim. Eski tanrılar zamanında tüm dünya tanrılar arasında dağıtılarak pay edilmişti. Tartışma yoktu. Doğru kabul etmezsek dahi, tanrılar hangi kısmı kendileri için uygun olduğunu bilmiyorlardı. Veya bildikleri halde kavgayla kendilerine daha uygun ve ötekilere ait bazı bölümleri almak isterlerdi. Onlar yalnızca pay ederek istedikleri yerleri almak isterlerdi. Kendi yolunda ilerleyenler ise ki onlar bize bakan insanlardı. Onların bakıcılığı ve bonkörlüğü aynen bir çobanın bir sürüye bakması gibiydi. Yalnızca felaketleri kullanmayanlar veya vücutsal güçlerini kullanmayanlar, ani çobanların yaptığı gibi ancak bizi kayığın arka tarafını idare eden pilotlar gibi yönetirlerdi. Bu hayvanları yönetmek için kolay bir yoldur. Ruhumuzu kendi zevklerine göre inanç dümeninden tutarak, tüm ölümlü yaratıklara rehberlik ettiler. Simdi değişik tanrılar değişik yerlerde sıralanmış, kendi paylarına sahipler. Hephaestus ve athena ki onlar erkek ve kız kardeştiler. Aynı babadan tohum almışlardı. Ortak doğalara sahip filozofi ve sanat sevgisi ile birleştirilmiş. Bu toprağın ortak parçasını elde etmiş. İsimleri korunmuş ancak eylemleri gelenekleri ve hatalarını kabul edenleri yakılarak yok etmişlerdi. Ne zamanki kurtulanlar olmuş ki zaten bunu söyledim. Onlar dağlarda oturan insanlardı. Yazı sanatına önem vermezler. Yalnızca toprak hışırtılarını tanrılar ancak bu hırsızların neler yaptıklarını bilmezlerdi. Çocuklarına vermek istedikleri isimler yeterli olacak isimlerdi. Ancak hünerlilerin ve sedeflerinin bıraktıkları yalnızca karanlık gelenekleri kabul eden kuramlardır. Bunlar kendilerini ve çocuklarını hayatın bir çok gereksiniminden yoksun bırakırdı. Bütün dikkatleride isteklerinin sağlanmasına yönelttiler. Konuşmaları uzun süredir ihmal edilmeleriydi. Mitoloji ve eski araştırma şehirlere boş vakitlerin ortaya çıkmasıyla girdi. Bununla beraber hayatlarının gereksinmelerinin karşılandığını gördüler. Bu benim vardığım sonuç. Çünkü Solon dedi ki savaşta bahsi geçen isimler ki onlar Theseus’da önceki zamanda kaydedilmiş Cecrops, Erekhtheus, Ericthonus,Eryssıchton ve buna benzer kadın isimleri. Bununla beraber kadının ve erkeğin beraber savaşla uğraştıkları zamandan itibaren o dönemin erkekleri zamanın adetlerine göre bir figür oluşturmuşlar, ve tanrısal varlıkları zırhlarla çevrili olarak görmüşlerdir. Kanıt olarak beraber yaşayan hayvanlar erkek ve dişi hünerler ve onlara verilen cinsiyet farkı kabul edilmiştir. Şehir hakkında Mısır’lı rahiplerin söyledikleri yalnızca muhtemel şeyler değil kanıtlarla doğrulanmış şeylerdir. O zaman ki sınırlar İsthmus tarafından çizilmiştir. Cithaeron ve Panes yükseltilerine kadar kıta boyunca uzanan bir yol izliyordu. Deniz doğrultusunda aşağıya devam ediyor. Oropus’u sağına alıyor Asopus nehri ile sol sınırını oluşturuyordu. Toprakları dünyanın en iyi topraklarıydı. Bu sebeple geniş bir orduyu besleyebiliyordu. Bu ordu çevrede bulunan insanlardan oluşuyordu. Atticca’nın kalıntıları ile (hala vardır.) dünyanın herhangi bir bölgesiyle karşılaştırıldığında çeşitlilik ve mükemmellik bakımından otlaklarının her çeşit hayvan için uygun olması bakımından gelişmiştir. Günümüzde bile bu topraklarda bol ve bereketli üretim devam etmektedir. Bunlar ki söylediklerimin doğru olduğunu kanıtlar. Size nasıl anlatsam , acaba hangi parça o toprakların artığı olarak kabul edilebilirdi? Tüm şehir kıtanın geri kalanından itibaren deniz üzerine uzanan bir burun gibiydi. Çevreleyen sular ise komşu bölgelere nazaran çok daha derindi. Bu geçen 9000 yıl içinde bir çok sel meydana gelmişti. Geçen onca zamana , şu ana kadar ve onca değişime rağmen hiç bir zaman dağlardan gelen toprak ve kirin kayda değer bir birikmesi olmamış. Diğer yerlerdeki gibi ancak dünya bütün çevresinde alçalmış ve görme alanından çıkmıştır. Sonuç olarak, geçmişle bugünü mukayese edersek, yalnızca iskelet kalıntıları, küçük adacıklar, akan toprak ve kirin zengin parçacıkları dağlarının yüksek yamacının toprakla kaplanmış olduğu, ovalar ve düzlükler (bizim tarafımızdan yok edilmiş). Phellus’un toprakla dolu olduğu ve dağlarında bereketli olduğu görülür.
Bütün bu son izlerle beraber. Bugün bazı ormanlardaki besinler ancak açların ihtiyacını karşılamaya yeter. Halen oradan kesilen kereste ile yapılan çatıları görmek mümkündü ki bunlar en büyük kulelerin çatılarını bile kaplamaya yetecek büyüklükteydi. Çok büyük başka ağaçlar vardı. İnsan tarafından işlenmek ve çiftlik hayvanları beslemek için bereketli otlaklarda. Üstelik topraklar yıllık doğal yağmurlar ile kendiliğinden biçilecek hale geliyor. Şimdiki gibi boşa akan sularla toprak kaybetmiyordu. Ancak bereketli imkanlara bütün bölümlerinde sahip. Bunu kendi bünyesinde sağlıyor. Ve bereketli zengin kil yataklarına sahip, bunlar oyuk ve çöküklerin içine bırakılıyor ve yukarılarda oluşan akıntılarla ve akarsularla besleniyordu. Halen bile eski bereketli kutsal kalıntılar arasında bir zamanlar akan akarsu , su izlerine rastlanabilir. Bunlarda söylediklerimin doğru olduğu bir kez daha kanıtlar. Ülkenin doğal durumu ki toprak işlenmiştir. İnanabilir ki ülkenin iddialı, çalışkan, doğru insanlarınca yapılmıştır. Bu kişiler onurlarına asil doğayı seven insanlardır. Buralar dünyanın en iyi kiline ve bereketli suyuna, cennetsel denebilecek bir iklime sahiptir. Şu anda şehir bu bilgiye göre düzenleniyor. İlk olarak akrapolis şu anda olduğu gibi değildi. Bir akşam yağan şiddetli yağmur sonucu bütün toprak temizlenmiş ve kaya oyularak çıplak kalmıştır. Aynı zamanda depremler ve olağanüstü su baskınları ki bu Deocalion’un büyük yıkıma uğramasından önce üç kez olmuştur. Ancak ilkel çağlarda Acropolis dağı Eridanus ve Ilisus’a kadar uzanır. Pnyx’i bir taraftan içine alır ve Lbcabettus’u Pnyx’ın ters tarafından sınır kabul ederdi.
İyi bir kitle tepeden itibaren kaplıydı ve bir iki yer hariç yüksek zirvesi vardı. Acropolis’in dışında ve dağların eteklerinin zanaatçılar otururlardı. Çiftçi olanlar toprağı sürer, savaşçı sınıf ise Athene ve Hephaestus’un zirvede bulunan tapınaklarında yaşardı. Üstelik buraları bir evin bahçesi gibi parmaklıklar ile çevirmişlerdi. Kuzeyde insanlar beraber yaşar ve kışın yemek yemek için barınaklar kurarlardı. Tapınakların yanında ortak kullanım ve ihtiyaçlar için binalar yapmışlardı. ancak bunların hiç biri altın veya gümüş ile süslenmiş değildi. Bunları herhangi bir amaç uğruna değil amaçsızlık ve gösteriş arasında bir yön bulmak amacıyla kullanmışlardı. Alçak gömülü evler yapmışlar. Çocuklarına, çocukları yaşlandıkça onları kendileri gibi olanlara bırakmışlar aynı şey olmuştur. Ancak yazları bahçelerini yemek, barınaklarını terk etmişler dağın güneyinde aynı amaçlı yerler yapmışlardı. Şu anda Acropolis’in olduğu yerde bir su kaynağı vardı. Bu kaynak deprem ile yok olmuş, geriye bir kaç ufak dere kalmış ve çevrede varlığını hala sürdürmektedir. Ancak bu günlerde su kaynağı bereketli su vermeye devam etmiş ve kışla yaz için uygun sıcaklığı ayarlamıştır. Bu onların yaşayış şeklidir. Kendi yurttaşları için koruyucu olma halleridir. Ve Helen’e liderlik eden insanlar ve onların istekli takipçileridir. Her zaman için aynı sayıda kadın ve erkeğin bulunmasına dikkat etmişler her zaman hazır savaşçı bulundurmuşlardır. Bugün ise sayıları 21'dir. Antik Atina gibi bu tarzda ülkelerini ve topraklarını doğru bir şekilde yönetmişler ve aynı şeyi kalan tüm Yunan için yapmışlardır. Tüm Avrupa ve Asya’da ünlenmişler ırklarının güzelliği ve ruhlarının hüneri ve yaşayan insanların kabiliyetleri onları tanıtmıştır. Eğer bana çocukken anlatılanları unutmamış isem size onların düşmanlarının temeli ve karakteri hakkında bilgi vereceğim. Dostlar hikayelerini kendilerine saklamamalı ve paylaşmalıdır

MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 2

MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 2 Dünya gezegeninin bir belirli yaradılış başlangıcı olmuştur ve de bir yok oluş sonu olacaktır, diğer tüm yaratılıp-yok edilen kozmik nesneler gibi… Milyonlarca yıldır dünya gezegeni üzerinden, nice nice görkemli ve ilkel varlık sistemleri bir belirli evrim sürecini yaşamak üzere gelip geçmişlerdir. Onlar genellikle, kendilerinden sonraki uygarlıklara kendi kültür ve folklorlarından pek çok unsurları miras olarak bırakmışlardır. Aynen bir vetire, MU ve ATLANTİS uygarlıklarından da bizlere pek çok uygarlık kalıntılarının aktarılmasıyla gene gerçekleşmiştir. Çünkü birbirlerine böylesine yakın ve bağlı dönemler içerisinde ortaya çıkan bu uygarlıklar aslında bir Genel Evrim Devresi’nin birer parçaları olmalarından ötürü birbirlerine bu türlü çeşitli açılardan girişim yapmaktadırlar. Sözgelimi: Mu uygarlığı ve Atlantis uygarlığı birbirine etkide bulunmuşlar ve onarlın her ikisi de şimdi bizim uygarlığımızı etkilemişlerdir. Mu’da Bilim Ve Bazı Teknik Araçlar Mu’lular günümüz uygarlığından pek çok alanda daha ileri seviyelere ulaşmışlardı. Özellikle spiritüel bilimlerde günümüzle kıyaslanamayacak derecede ileri bir aşamaya vardıklarını Eski Hint Metinleri de doğrulamaktadır. İ.S. 8. Yüzyılda Mahavira’yı yazan Bhavabonti şöyle der: “bilgin Rama’ya, Crimbhaha’nın sırlarını verdi. Bu sırlardan biri Prasvapana idi. Yüksek bir uyuşturucu gücü olan Prasvapana, Kumphakana ordularını bir anda yok edecek kadar kudretliydi” Mahavira’nın beşinci bölümünde, Rama şu açıklamayı yapmakta: “kutsal bilimin sırları ancak inisiyelere malumdur. Binlerce yıldan beri ermişler, Brahma ve başkaları, bu silahların zaferlerini gördüler ve öğrendiler. Kriçaçva, Mantraşlar’ın gizli bilimlerinin bütün sırlarını açıklamıştı. Bana da bunları Viçvamitra söyledi.”Gene Mahavira’nın beşinci bölümünde, Puşpaka denen bir çeşit hava taşıt araçlarının eski başkent Ayadha’nın halkını taşıdığı yazılıdır. Ayrıca bu hava taşıt araçlarının, gece seferlerini yaparlarken birer yıldız gibi parladıkları belirtilmektedir. Mu Bilim Rahiplerini Olağanüstü Yetenekleri Öte yandan Hint yogasutrası, Aiçvaryalar’dan söz eder. Aiçvaya bir insanın malik olduğu halde tanımadığı melekeleri öğretme bilimidir. Yogasutra,aşağıda yazılı olan bilim türlerinin Nacaller’den,yani MU’da hem rahip hem de bilgin sıfatıyla yaşayan bir sınıftan(mu bilim rahiplerinden)alınmış olduğunu yazar. Hint Aiçvaryalar’ı yedi bölüm halindedir: AMMA- irade ile maddeleri ufaltıp büyütebilmek(telekinezi) LGHİMA- cisimleri hafifletebilmek ve havada durdurabilmek(levitasyon) PRAPTE-zaman sınırlarını aşarak heryere ulaşmak ve düşünce nakli(telepati) PRAKAMYA- irade yolu ile gaz ve sıvı cisimler arasından olduğu gibi katı cisimler arasından da geçebilmek(ışınlanma) İÇİTRİTYA-maddelerin özelliklerini değiştirebilmek(alşimi) SOHTART-kendi bedenine ikinci bir ruh sokabilmek veya başka bir vücuda sahip olabilmek(hüddamlılık ve ikiz beden) ATARTVAÇ-görünmez olabilmek(demateryalizasyon) Mu Belgelerinde Renk Irklarının Oluşumu Kuramı Churchward, “hayatın kaynağı ve hayat nedir” isimli eski bir Naakal yazısında, deri renginin nasıl ve niçin değiştiğine ilişkin Naakal görüşünü içeren bir bölümü şöyle açıklıyor: “insanların deri rengi nasıl ve niçin değişmiştir? Bu hala çözülemeyen bir sorudur. Bu konuda 25–30 bin yıl önce Naakaller’in neler düşündüklerini görelim: “insanların derilerinin renginin değişmesine sebep olan aracı sebepler çeşitlidir. Fakat esas sebep hayat kuvveti ile deriyi meydana getiren elemanter yapı taşlarının arasındaki dengenin bozulmasıdır. Salgı bezlerinde gizli bulunan hayat kuvveti, deri de dâhil bedenin çeşitli organlarına kan tarafından taşınır. Hem salgı bezi vücudun bazı belli parçalarını kontrol eder ve bunlar yollayacağı kuvvete uygun olarak bir hacme sahiptir. Bu salgı bezlerinin ifrazları yenilen yemeğin cinsine bağlıdır. Çok ya da az ifraz olabilir. Böylelikle ya bu elemanter yapı taşı azalır yahut çoğalır, bu da çeşitli şekil ve renk değişikliklerine sebep olur. Bu hayat kuvveti aynı zamanda hücrelerin işlerini daha iyi yapmalarını da sağlar, uyarır, teşvik eder. Ne zaman ki bu kuvvette bir artış olur, hücreler fazlalaşır daha hızlı çalışırlar yahut tersine bu kuvvette bir azalma olduğu vakit bir takım bozukluklar meydana gelir. Bu dengesizliklerden doğan belli başlı bozukluklar şu noktalarda olur: bedeni ölçülerde, saç karakterinde, derinin renginde ve diğer bazı özelliklerde. Demek ki bu önemli dengesizliğin genel sebepleri yemeğin karakteri ve biraz da iklimdir.” Robin Collyns, Mu ve Atlantislilerrin prk iyi bildiği söylenilen genetik bilimi ve geçmişte, bu bilim dalında yapılan çalışmalara ilişkin şunları söylemektedir:“bazı efsane ve yeni yeni birçok bulguların önerilerine göre, bu konuyla ilgili olarak MU’daki, ATLANTİS’deki ve Çindeki hayli ileri ugarlıklar Genetik Mühendisliğinin gerçek inceliklerini bildiklerinden, insana benzer varlıkları veya “maysun-insan” varlıklarını ilim vasıtasıyla genetik irsiyet faktörleriyle değiştirerek insan biçimine getirmişlerdir. (Ancient Skies,September-October) Mu Uygarlığında Mimari Mu’luların ileri bir mimariyle inşa ettikleri yapılar arasında taştan saraylar ve devasa tapınaklar da vardır. W.J.Thomson’nun çözdüğü bir Paskalya adası tabletinde MU’daki yollara ilişkin şunlar söylenmektedir: “koca kıtayı bir örümcek ağı şeklinde düzgün yol sistemleriyle örmüşlerdi. Yolarlın yapımında kullanılan düz taşlar birbirine öyle kenetlenmişti ki hiçbir çıkıntı ve çöküntü yoktu.” Mu’da İfade Vasıtası Olarak Yazı Churchward’a göre Mu alfabesi 16 harften meydana gelmişti, bunlardan başka iki sesli harfin birleşmesinden meydana gelen harfler de vardı. Harfler çeşitli şekiller ve semboller halindeydi.Mu’da genel olarak kullanılan yazı şeklinden başka sadece bazı bilim rahiplerinin kullandığı hiyeratik yazı şekli vardı ki, ezoterik anlalar taşıyan u yazı şekliyle bir çok şey sembolize edilmekteydi. İlk dini semboller basit ve çizgi(hat) halindeydi. Bu çizgiler çeşitli anlamlar taşıyordu ve üstatlar da bu çizgilerin taşıdığı anlama göre öğretiyorlardı. Zamanla çizgiler birleştirilmiş ve geometrik şekiller halini almıştır.